SON DAKİKA

Tek Kocaeli Gazetesi | Kocaeli Haber | Kocaeli Son Dakika | Kocaeli Gündem
Caminin Minaresini Verici İstasyonu Yapmışlar!
Körfez İsmail Baran’ı Mumla Arayacakmış!
Fehmi Demir
mm

Antlaşmanın 96. Yılında Lozan’a Bakış

Antlaşmanın 96. Yılında Lozan’a Bakış

Kimilerine göre hizmet, kimilerine göre hezimet, kimilerine göre zafer, kimilerine göre mağlubiyet… İmzalanmasının üzerinden 96 yıl geçmesine rağmen, Lozan Antlaşması ile ilgili tartışmalar bitmiyor ve bitecekmiş gibi de görünmüyor.

İnkılap Tarihi kitaplarında Lozan’dan muhteşem bir zafer olarak bahsedilir. Bir kesim tarafından kutsanmıştır ve dokunulması teklif dahi edilemez. Fakat aynı İnkılap Tarihi kitaplarında yazılanların birçoğunun aslı astarı bulunmadığına hep birlikte şahit olmadık mı? Tarih uydurup bunu gerçekmiş gibi eğitim müfredatına koyarak çocuklarına öğreten tek milletiz malesef… Hal böyle olunca, insan ister istemez pireleniyor.

Lozan’da kim kazandı, kim kaybetti? Birinin zafer kazanması için, diğerinin kaybetmesi lazım, en basit mantık kuralı budur.

Peki o zaman soralım beklenen soruyu; İngiltere’mi kaybetti, Fransa mı, ya da İtalya’mı? Yoksa Yunanistan mı? Yenilen hangi ülke?

Biri çıkıpta adı geçen bu ülkeler kaybetti diyebilir mi? Musul ve Kerkük  dahil en kılcal damarlarımıza kadar almışlar. Mesela, Lord Curzon İngiltere’nin kaybettiği itibarı geri getiren adam olarak İngiliz tarihine geçti. Yunanistan bize bir tek kuruş tazminat ödemedi. Kaldı ki burnumuzun dibindeki adaları bile teker teker aldı. Batı Trakya’yı sınırları içerisinde tutması zaten başlı başına bir başarıydı. Ya Batum?..

Antlaşma öncesi hedef koyulan Misakı Milli’nin gerçekleştirilememiş olması, Batum, Batı Trakya, Musul, Kerkük’ün kaybedilmesi, dahi Mısır ve Sudan gibi topraklardan vazgeçilmesi ve diğer bir çok ekonomik kayıpla Lozan eleştiri konusu…

Buradan bakınca ortada bir kayıp sözkonusu ve kaybeden taraf malesef biziz gibi görünüyor. Bu açıdan ‘kaybettik’ diyenler ‘kutsayanlardan’ daha tutarlılar…

Bir orta yol bulalım derdinde değiliz. Neticede bir olay var ve biz durduğumuz noktadan değerlendirme yapıyoruz…

Mudanya Mütarekelerindeki başarısından dolayı Lozan’a İsmet İnönü gönderildi. Bu tercih o dönem için makul kabul edilebilir. Fakat İnönü, masada kazanan bir devletin temsilcisinden ziyade çağrılması lutfedilmiş bir misafir gibi bulunuyordu. Neticede Lozan’ı biz düzenlemedik, süngü zoruyla kimseyi masaya oturtmadık. Dirayetli devletler, galip olanlar düzenlediler ve bizi de lütfedip çağırdılar.

Hem de nasıl çağırma;

Savaş bitmiş, Ankara’da yeni bir hükümet doğmuş. Bu hükümet İstanbul’dakine göre daha diri ve eli daha güçlü. Zira savaşın galibi. Ama müttefik devletlere göre hala İstanbul Hükümeti aslolan. Ama yine de hem Ankara, hem de İstanbul hükümetine çağrı yapıyorlar, barış görüşmelerinin Lozan’da başlayacağını her iki hükümete de bildiriyorlar.

Neden böyle davrandıkları, her iki hükümeti de çağırarak neyi hedefledikleri gayet açık ve net… Ortaya ikilik çıksın, biz birbirimizi yiyelim, onlar da bu puslu havadan istifade edip bölüşümü rahat yapsınlar.

Bu ikilik Ankara Hükümeti’nde huzursuzluk meydana getiriyor ve dönemin sağlık bakanı Rıza Nur ile Hüseyin Avni Ulaş ve Yetmiş Yedi diğer mebusun önergesiyle  Saltanat kaldırılıyor. Böylece Osmanlı İmparatorluğu fiilen ve -hukuken de- bitirilmiş oluyor. İstanbul Hükümeti hükümsüz bırakılıyor ve tek temsilci Ankara hükümeti kalıyor.

Burada Sultan Vahdeddin için ayrı bir parantez açmak gerekir. Sevr anlaşmasını askıda bırakarak İngilizlere ağır bir tokat vuran Sultan, bu durum karşısında da fedakarane bir tavır takınıyor ve bir iç karışıklığa sebep olmamak için ülkeyi terkediyor. Öyle hain filan da değil. Eğer memleketi İngilizlere peşkeş çekse idi onu baş üstünde tutmazlar mıydı? Londra saraylarında ağırlamazlar mıydı?

Vahdeddin “Beni Kudüs’e götürün.” demiş, bu arzusu kabul edilmemiştir. Sicilya Adası’na bıraktılar ve hayatı yoksulluk ve perişanlık içerisinde geçti. Zaten Vahdeddin’in ‘hain’ diye okutulması İngiliz siparişidir, çok şükür ki bu sipariş bu gün iade ediliyor.

Yani Lozan’da bir kayıp varsa bunun sorumlusu ne İstanbul Hükümeti, ne de Sultan Vahdeddin’dir…

Tarihe o zamanın şartlarında durup bakmak lazım. Bu günün algısıyla bakarsanız doğru göremezsiniz. Ülke yıllarca savaşmış ve bitap düşmüş. Son can havliyle Yunanlıları defetmiş. Ekmek bulmak bile nasip işi. Atmaya tek merminiz kalmamış. Bu şartlarda Lozan’a giden heyet diklenmiş olsa ve “Hayır kardeşim, biz bunları kabul etmiyoruz.” deseydiler acaba ne olurdu? Yeniden savaşabilir midik? İngilizle, Fransızla yeniden boğuşacak gücümüz var mıydı, bir de böyle düşünelim.

Heyet başkanı İsmet İnönü’nün o çok eleştirilen;

“İtilaf devletleri ne istiyor? (…) İşte biz onları tamamen kabul ediyoruz.” Sözünü bir de bu açıdan değerlendirmek gerek…

Son olarak;

Biz Lozan ile bağımsız yeni bir devlet kurduğumuzu tüm dünyaya ilan ettik, bu bir;

İkincisi; Her ne kadar misakı milli sınırlarımızı koruyamasak da 780.000 metre kare sınırlarımız olan bir vatanımız oldu;

Üçüncüsü; Bizi tarih sahnesinden silmeye yeltenenler bir kez daha yanıldılar, küllerimizden yeniden doğduğumuzu dost düşman herkese gösterdik;

Dördüncüsü; özellikle Yunanistan tarafından dillendirilen ve bir tek onların imzaladığı Sevr paçavrası tamamıyla hükümsüz oldu.

O günün şartlarında, savaşlardan yıpranmış, iyice bitap düşmüş bir milletin bu antlaşmayla tarih sahnesine yeni bir devlet olarak adım atması kanaatimce muhteşem bir olaydır. Keşke diğer topraklarımızı da tescil ettirebilseydik ama; buna gücümüz var mıydı gerçekten?

Kıyı köşesi kırpılmış bir tarla düşünün, neticede size değerli bir miras bırakılmış. Yapılacak en akıllıca şey, onu koruyup kollamak, geliştirmek ve gelecek nesillere aktarmak değil midir? Miras bırakan atanızı her adım başı eleştirseniz ne elde edersiniz?

Övme ve yerme (ifrat ve tefrit) hastalığımız burada da devam ediyor…

Vesselam.

 

POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER
HABER İHBAR