SON DAKİKA

Tek Kocaeli Gazetesi | Kocaeli Haber | Kocaeli Son Dakika | Kocaeli Gündem
MHP Gebze’de Neler Oluyor
Askeri Öğrenci Adayları DİKKAT!
Fehmi Demir
mm

MEHMET AKİF’İN OĞLU’NUN HAZİN HİKAYESİ VE YÜZÜMÜZE ÇARPAN ACI GERÇEKLER

MEHMET AKİF’İN OĞLU’NUN HAZİN HİKAYESİ VE YÜZÜMÜZE ÇARPAN ACI GERÇEKLER
Bu haber 02 Ocak 2019 - 17:08 'de eklendi

Mehmet Akif…

Her 27 Aralık’ta ölüm yıldönümü hatırlanan insan…

İstiklal Marşı’mızın şairi…

Hayatı hakkında hemen herkesin birşeyler söylediği, yazdığı, çizdiği edebi bir şahsiyet…

Bir çile ve dava adamı…

İstiklal Marşı’na ödül konulduğu için “Para ödülü varsa ben yokum.” diyecek kadar dünya tamahına uzak… Şiirini kahraman ordumuza adamış ve hiçbir kitabına almamış olan vefakar bir dost…

Derslerle ibretlerle dolu bir yaşamı oldu Mehmet Akif’in… Bu yazımızda onun evlatlarından Emin Ersoy’un hazin hikayesini anlatacağız.

Akif’in üçü kız olmak üzere altı çocuğu vardı. Biri bebek yaşta vefat etmiş, diğer çocuklarının  düzgün yetişmesi için yoğun kafa yormuştu. O Mısır’da iken yakın dostu Mahir İz’e bir mektup gönderir. Bu mektupta ”Emin ve Tahir ellerinizden öpüyorlar. Geçen kış onlarla birlikte bir resim aldırmıştık.” diyerek çocuklarının da bulunduğu resmin arkasına şu dört mısrayı yazar:

“Ne odunmuş babanız: Olmadı bir baltaya sap !

Ona siz benzemeyin, sonra ateştir yolunuz.

Meşe halinde yaşanmaz, o zamanlar geçti;

Gelen incelmiş adam devri, hemen yontulunuz.”

İçerisinde hangi isyanları çağrıştırdığını, kimlerin yüzüne hangi acı gerçekleri vurduğunu sorumlu vicdanlara bırakarak onun en tanınan evladı Emin Ersoy’un hikayesine gelelim biz…

Bu dört mısranın ithaf eldiği iki çocuk Emin ve Tahir’dir. Tahir hakkında çok fazla bilgiye sahip olmasak da Emin hakkında biraz malumat mevcuttur. Mehmet Akif, Burdur vekilliği yaptığı sürede Emin’i hiç yanından ayırmaz. Bir müddet aileyi Kastamonu’ya bile yerleştirir. Emin’i de oraya okula verir ve vazifeleri sebebiyle Ankara’ya döner. Emin bu yaşamdan sıkılır ve bir yolunu bularak Ankara’ya kaçar. Milli mücadele döneminde yaptığı hizmetlerin yanında ve en önemlisi İstiklal Marşı’nı da yazmış olduğu halde emekli maaşından bile mahrum bırakılan Akif, bütün bu sıkıntıların yanında Emin ile alakalı hiç iyi haberler alamayacaktır.

Emin biraz çığırdan çıksa da babası onu Mısır’a yanına alır. Emin, 1934 yılında İstanbul’a geri döner ve askere gider. Askerde Kuran ayetlerini tefsir ile meşgul olur. Bambaşka bir kişi olur. İrtica suçuyla mahkemeye verilir. Ancak bir yolunu bularak kaçar. Nasıl yargılandığı, ne cezasına çarptırıldığı ve cezasının süresi gibi sorular ise hala araştırılmayı bekleyen sorulardır.

Devlet; Mehmet Akif´e sahip çıkamadığı gibi onun emaneti olan oğluna da aynı şekilde sahip çıkamamıştır. Mehmet Akif´in oğlu, yoksulluk içinde sokaklarda hayatını geçirdi ve ölümü de aynı şekilde acı oldu. Akif´in oğlunun cesedi soğuk bir kış günü çöplükte bulundu.

Emin’in acı sonunu usta gazeteci Çetin altan anlatmasaydı, Mehmet Akif’in hayat hikayesi ile ilgili bir bölüm belki de eksik kalacaktı. Devletin Mehmet Akif’e yaklaşımı ne ise oğluna da aynı şekilde olmuştur. Emin babasının makus talihinin mi, yoksa babasının yaşadığı kutlu davanın bedelini mi ödedi bilinmez. Yaşanan bu sahipsizliği ve arkasındaki dramı anlatan en acı örneği  bize Çetin Altan, 2006 yılı başlarında SkyTürk´te bir bayram sabahı katıldığı programda açıklamıştı.

Altan, çıktığı programda Akif´in oğluyla ilgili hatırasını anlatırken, ekran başınaki milyonlarca kişi duydukları karşısında isyan ederek, gözyaşlarına boğuluyordu.

Hikaye şöyleydi;

1966 sonları, bir öğle sonrası odamdayım. ‘Sizi biri görmek istiyor’ dediler. ‘Buyursun’ dedim. İçeri tıraşı uzamış, üstü başı bakımsız, yaşlıca, çelimsiz bir adam girdi. Hazırolu andıran bir duruş ve hafif bükük bir boyunla; ‘Bendeniz Mehmet Akif’in oğluyum’ dedi. Bir anda ne olduğumu şaşırdım. Nasıl şaşırdım bilemezsiniz. Eski bir dostluk havası yaratmak istercesine; ‘Oooo buyurun buyurun, nasılsınız?’ türünden bir yakınlık göstermeye çalıştım. O, tavrını bozmadı; ‘Rahatsız etmeyeyim, sizden ufak bir yardım rica etmeye gelmiştim’ dedi.

Gökler mi tepeme yıkıldı, yer mi yarıldı da, ben mi yerin dibine geçtim; doğrusu fena, allak bullak oldum. Ve tek yapabileceğim şeyi yaptım, cüzdanımı çıkartıp uzattım. O, bükük boynuyla:

‘Siz ne münasip görürseniz’ dedi.

Cinnet cehennemlerinin tüm yıldırımları düşüyordu yüreğime. ‘Durun bakalım neyimiz varmış’ gibilerden cüzdanı açtım; içinde ne varsa çıkardım, fazla bir şey de yoktu, elimde tuttum. Bir iki adım attı. Sanırım sadece bir 10, yahut 20 lira aldı. ‘Çok çok teşekkür ederim, rahatsız ettim’ dedi ve çıktı.

Aradan bir ay geçti geçmedi; gazetelerde küçük bir haber ilişti gözüme: Beşiktaş’taki çöp bidonlarından birinde Mehmet Akif’in oğlunun ölüsü bulunmuştu! ”

Bu hadiseyi her hatırladığımızda yüreğimiz dağlanır. İsyan duygularımız kabarır ve sorgulamadan edemeyiz kendimizi. İstiklal’in şairinin emaneti beş parasız çöp bidonlarında ekmek karıştırırken ölmüştür. Sahibi yoktur, babasından herhangibir mirasta kalmamıştır.

Olayın bize yansıyan yönü nedir peki?

Dönüp bugüne baktığımızda babaları en ufak bir mevki makam eline geçirenlerin çocukarı nerelerde neler yapıyor, hangi nimetlerde yüzüyor diye sorguluyoruz ya, faydası ne… İstiklal Marşı okunurken göğsümüz kabarıyor, heyhat! Ruhunu anlayamadıktan, mesajını kavrayamadıktan sonra  kabaran göğüsten kime ne fayda…

Bir vatan şairinin emanetine sahip çıkamadığımıza mı yanalım, yoksa kendi hali pürmelalimize mi, bilemiyorum.

İstiklal şairimize ve tüm aile efradına, şehitlerimize rahmet olsun…

Selam ve dua ile efendim…



POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER
HABER İHBAR