SON DAKİKA

Tek Kocaeli Gazetesi | Kocaeli Haber | Kocaeli Son Dakika | Kocaeli Gündem
İdlib’de 29 Askerimiz Şehit
Derinceli Esnaf Evinde Ölü Bulundu
Fehmi Demir
mm

Elazığ Depremi Özelinde Ülkemizin Deprem Gerçeğine Bakış

Elazığ Depremi Özelinde Ülkemizin Deprem Gerçeğine Bakış

Yazımıza başlamadan önce, Elazığ ve Malatya illerimizde meydana gelen depremde hayatlarını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar ve tüm kardeşlerimize kolaylıklar diliyorum. Millet olarak yaşadığımız bu acıları Allah bir daha yaşatmasın.

Bunca acının içerisinde sevincimiz odur ki, biz; savaş ve doğal afetlerde anında tek yürek olabiliyoruz. Ayrımız gayrımız kayboluyor, küskünlüklerimiz, kavgalarımız unutuluyor, hep birlikte aynı hedefe kilitleniyoruz. Bu millet kavga eder, etsin; söz konusu vatan, bayrak, namus, yardımlaşma ve dayanışma olunca ‘bir’ oluyoruz ya; bu bize yeter.

Deprem gerçeğini bilim ‘fay’ ile temellendirmeden önce, depremin İlahi bir uyarı olduğu, herkesin kendine bir çeki düzen vermesi için Rahmani mesaj niteliği taşıdığına inanılırdı. Bilimin depremi fay ile anlatması toplumdaki bu inancı daha reel bir noktaya taşıdı. Deprem artık bir uyarı aracı değil, tamamen yerkürenin yapısal gerçeği olarak hafızalara yerleşti.

Yerleşti ama sadece teoride…

Şöyle ki;

Ülkemiz bir doğal afetler kuşağıdır. Depremler ise bu afetlerin başında gelmektedir. Etkileri açısından doğal afetlerin yüzde sıralaması şöyledir;  % 61 deprem, % 15 toprak kayması, % 14 sel, % 5 kaya düşmesi, % 4 yangın ve % 1 çığ şeklindedir. Üzerinde yaşadığımız bu topraklar, birinci derece deprem bölgesi ve  Kuzey, Doğu ve Güney Anadolu olmak üzere üç büyük fay üzerinde bulunmaktadır. Ne hikmetse ülke nüfusunun %90’a varan kısmı da bu fayların geçtiği hatların üzerinde yaşamaktadır. Dünya nüfusunun 600 milyon kadarı deprem kuşağında iskan iken, bizim nüfusumuzun neden bu denli yoğun şekilde deprem fayları üzerinde yaşadığı ayrıca değerlendirilmelidir.

Yeni kurulan Cumhuriyetimiz ilk deprem gerçeğiyle 1939 Erzincan Depremi ile karşılaşmıştır. 7,2 büyüklüğündeki bu depremde yaklaşık 33.000 insanımız hayatını kaybetmiş, 100 Bin’den fazla insan ise yaralanmıştır. Bu rakam o günün nüfus hareketliliği açısından korkunçtur. Zaten bu deprem, dünyada meydana gelen büyük depremler listesindedir.

Haberleşmenin olmaması, yalnızca telgrafla sağlanan iletişim, telgraf tellerinin kopması neticesinde Erzincan’a 20 saat sonra ulaşılabilmiştir. 27 Aralık günü olan depremde bir çok insanımızın donarak öldüğü de vakidir. Anlatılır ki, mapushanedeki mahkumlar bile yardım için salıverilmiş, akşam olduğunda hiç biri firar etmeden tam kadro mapushaneye geri dönmüşlerdir.

Bu gerçek aslında bir çok şeyin habercisi, aynı zamanda gerekçesi iken maalesef ülkemizde takip eden yıllarda önlem alınamamıştır. 1895 senesinde İstanbul’u sarsan o korkunç deprem kabusuyla yüzleşen ilk Cumhuriyet kuşağının, 1939 Erzincan Depremi ile bir takım yapısal önlemler alması beklenebilirdi. Yine dayandırabileceğimiz bir çok nedenden ötürü bunlar yapılamamış, sorunlarımız her geçen gün katlanarak büyümeye devam etmiştir.

Elbetteki deprem deyince ilk akla gelen şehir İstanbul’dur. İstanbul bir ildir ama bir ülkenin nüfusunun dörtte birini içerisinde barındıran devasa bir büyüklüğe sahiptir. Özellikle 1950’den sonra imara açılan İstanbul, geçen yıllar içerisinde deyim yerinde ise talan edilmiştir. Çarpık kentleşme, gecekondulaşma önlenememiş, insanlara ayak basacak alan dahi bırakılmamıştır. Mühendislik verilerinden yoksun imar planları, ranta dayalı hızlı, düşük nitelikli, tasarımsız, plansız kentleşme ve sosyo-ekonomik politikalar sonucu İstanbul her türlü  vakaya açık bir korku şehir haline getirilmiştir.

Normal şartlarda bile beş dakikalık yol yarım saatte alınırken, olası bir depremde, kim nereden nereye nasıl ulaşacaktır, düşünmesi dahi korkunçtur. Depreme hazır olmaktan bahsedenlerin kastettiği ‘hazır olmak’tan murat nedir, anlayabilmiş değiliz.

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken, 1998 yılında “İstanbul’a vize ile giriş” önerisini getirmişti. O vakitler İstanbul’un nüfusu 9 Milyon civarında idi. Bu çağrı popülist siyasete kurban edilmeseydi, bu gün İstanbul için çizilen menfi senaryoların bir çoğunu konuşmuyor olacaktık. Türkiye’de popülizm maalesef yönetimleri çok çok aşan belirleyici bir güce sahiptir. Erdoğan’ın o çıkışına o günün hükümeti “Gelene gelme mi diyelim.” tarzı bir yaklaşımla değil de, daha yapıcı yaklaşabilir, İstanbul’a son 20 yılda 11 Milyon insan gelmeyebilirdi. Ama ülke sosyolojisini bilenler için bu yaklaşım hiç de sürpriz değil…

Aynı öneriyi bu günün belediye başkanı İmamoğlu getirse mevcut hükümetin yaklaşımı nasıl olurdu? Bu sorunun cevabını okuyucunun değerlendirmesine bırakıyoruz…

Uzmanlar bir çok öneri sunuyorlar, herkesten değişik öneriler duyuyoruz ama rahmetli Ahmet Mete IŞIKARA’nın şu sözü bir serlevha olarak tüm zihinlere kazınmalıdır;

“Deprem öldürmez, binalar öldürür.”

Deprem bir yerküre gerçeğidir. Sınanmak istiyorsanız, önce binitinizi sağlam kazığa bağlayınız.

Vesselam…

 

 

POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER
HABER İHBAR